Ulusal tasarım gündemimiz sayısı her geçen yıl artan ve giderek birbirinden enteresan konulara odaklanmaya başlayan tasarım sergileri ve sayısız tasarım yarışma ve ödülleri ile işgal edilmiş olsa da, son 10 yıllık süreçte tasarım alanlarının Türkiye'de geçirdiği niteliksel dönüşümün dikkate değer göstergelerinden birisi de eğitim boyutundaki gelişmeler oldu.
Her ne kadar popüler tasarım medyamız bu konuya, herhalde yeterince "renkli" ve "görsel" bulmadığı için, ilgi göstermese de, örneğin üniversite öncesi eğitim sistemine bir "tasarım" modülünün eklenmiş olması, eğitim alanındaki önemli gelişmelerden birisiydi. Bu olumlu girişimin, hangi insan kaynakları ve yöntemler kullanılarak gerçekleştirileceği ya da halen gerçekleştirilmekte olduğu tasarım camiasının gündeminde rahatlıkla yer alabilecek bir konuydu. Ama hem Türkiye "önce icraat sonra planlama" (tasarlamak mı desek?) gibi tuhaf alışkanlıklara sahip olduğu için, hem de küçük tasarım camiamız gündemdeki kısa vadeli ve "görünür" diğer konulara fazlasıyla odaklanmış olduğu için, tasarım eğitimi dar akademik gruplar dışında tartışılmıyor. Oysa, şu sıralar her ne kadar temel bilgi ve becerilerinin kaynağı olarak mezun oldukları okullarda aldıkları eğitimden çok "Allah vergisi" bireysel yaratıcılıklarını vurgulamak konusunda fikir birliği yapmış görünseler de, aslında eğitim sektöründeki gelişmelerden doğrudan etkilenecek gruplardan birisi de profesyonel tasarımcılardır. En basit düzeyde, insan kaynakları açısından, tasarım eğitimi sektörün insan kaynaklarını biçimlendirdiği gibi, orta ve uzun vadede bu gücüyle tasarım piyasasının bütünü üzerinde de etkili olabilir. Bu yüzden aslında tasarım eğitimi yalnızca "profesyonel tasarım eğitimcilerini" yani akademisyenleri değil, tasarım camiasının genelini ilgilendiren bir mesele.
Son 10 yıllık sürecin üniversitelerdeki endüstriyel tasarım eğitimi açısından bir değerlendirmesi yapıldığında, eğitim süreçlerinde sanayi iş birliğinin artışı, yurt dışında sergilenen öğrenci projeleri, değişim programları vb uluslararası ilişkilerin hissedilir yükselişi, lisansüstü (master ve doktora) eğitiminin artan önemi ve araştırma odaklı, deneysel projelerin yaygınlaşması gibi olgulardan bahsetmek gerekir. Ancak tüm bunlardan önce, sanırım varılacak ilk sonuç üniversitelerdeki endüstriyel tasarım bölümlerinin sayısındaki hızlı artış olacaktır. Hemen herkesin hemfikir olacağı bu artışın niteliği ve önümüzdeki yıllarda tasarım sektörüne getirecekleri ise, diğer konular için de geçerli olduğu gibi, henüz tartışılmaya muhtaç.
1970'li yılların başında Uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu (UESYO) bünyesinde başlatılan endüstriyel tasarım eğitimi, 70'lerin sonunda ODTÜ ve 80'lerin ilk yarısında Marmara Üniversitesi'nde açılan bölümler ile uzun bir süre yalnızca bu üç okulda (İDGSA/MSÜ, ODTÜ ve MÜ) her yıl toplam 70-80 civarında öğrenci kabul edilerek sürdürüldü. 1993'te İTÜ'nün de bunlara eklenmesiyle, 1990'ların ortası itibarıyla farklı geleneklere sahip Türkiye'nin dört köklü devlet üniversitesinde endüstriyel tasarım lisans eğitimi veriliyordu. 1995 yılında İTÜ ve ODTÜ merkezi sistemden sayısal puana göre öğrenci almaya tekrar başlayınca, güzel sanatlar geleneğine göre biçimlenmiş olan MSÜ ve MÜ ile teknik üniversiteler arasındaki mevcut yaklaşım ve yöntem farklarına öğrenci nitelikleri de eklendi. Basitleştirmek pahasına, tek tek kendi aralarında, bu kısıtlı sayfanın şu an için açıklamaya müsaade etmeyeceği, yaklaşım ve yöntem farkları olan bu dört kurumun, öğrenci kabul yöntemleri ve eğitim yaklaşımları açısından iki ana eksene göre gruplandırılabileceğini söylemek yanlış olmaz. Birbirlerine göre üstünlükleri ve zayıflıkları ayrı bir tartışma gerektiren bu iki ana eksen, Türkiye'nin endüstriyel tasarım eğitimindeki dünyada da pek örneği olmayan ve olumlu yönden bakıldığında belki de "çoğulcu" olarak nitelenebilecek tarihsel gelişiminin bir ürünüdür.
Öte yandan endüstriyel tasarım eğitiminin "dört büyükleri" arasında, bu tür bir yaratıcı meslek eğitiminin gerektirdiği öğretim elemanı sayısı, niteliği, mekan, donatım ve altyapı temelinde, kaliteli bir eğitim verebilmek için her yıl 20-30 gibi az bir sayıda ögrenci almak üzerine yazıya dökülmemiş ve halen devam eden bir mutabakat vardır. 1980'ler ve 90'lardada kurulan vakıf üniversitelerinin iç mimarlık ve grafik gibi komşu alanlarda yüzlerle ifade edilen sayılarda öğrenciyi bu programlara kabul etmesi, endüstriyel tasarım eğitimcileri tarafından bir yandan hayretle karışık bir acımayla izlenirken -bu mesleklerin "eğitim" marifetiyle bir nevi "enflasyonist" değersizleştirilmeye tabi kılındığı düşüncesiyle- diğer yandan da, benzer gelişmelerin endüstriyel tasarımda yaşanması ihtimaline yönelik bir endişenin de tohumlarını atıyordu.

Endüstriyel tasarım eğitimine bünyesinde yer veren ilk vakıf üniversitesi 1996'da Yeditepe Üniversitesi oldu. İkinci bir vakıf üniversitesinde endüstriyel tasarım bölümünün kurulması için ise sekiz yıl daha geçmesi gerekecekti. Türkiye 2000'lere, ilk dörde Yeditepe ile Anadolu üniversitelerinin de eklenmesiyle, üçü 90'lı yıllarda kurulmuş altı endüstriyel tasarım bölümüyle girdi. Ancak 2004'ten itibaren endüstriyel tasarım eğitimini ve dolayısıyla orta ve uzun vadede Türkiye'nin bu alandaki insan kaynakları profilini yapısal olarak değiştirebilecek düzeyde bir sıçramaya tanık olduk. 30 yılda altı bölümün kurulduğu bir alanda, 2004 ile 2007 arasındaki üç yılda tam yedi yeni bölüm kuruldu. Bugün Türkiye'de endüstriyel tasarım konusunda lisans düzeyinde eğitim veren 13 üniversite var. Tablo 1'de öğrenci kabul eden üniversiteler, bölümlerin kuruluş yılları, fakülteleri, öğrenci kabul yöntemleri ve kontenjanlarının bir listesi yer alıyor.
Bunlara ek olarak önümüzdeki yıllarda öğrenci kabul etmeye başlaması beklenen üniversitelerin bir listesi de Tablo 2'de yer alıyor. Bu listede yer alan devlet üniversitelerindeki bölümler, 10 yılı aşkın bir süredir kağıt üzerinde resmen mevcut olmasına karşın, lisans eğitimini başlatabilecek öğretim üyesi ve diğer kaynaklara sahip olmadığı için, öğrenci kabul etmiyor. Bu durumun kısa vadede değişeceğini sanmıyorum. Ancak listede yer alan vakıf üniversiteleri kısa sürede öğrenci kabul etmeye başlayacaktır. Bunlara listede henüz görünmeyen diğer vakıf üniversiteleri de yıl yıl eklenecek gibi görünüyor.
Görüldüğü gibi yeni kurulan endüstriyel tasarım bölümlerinin tamamı vakıf üniversiteleri bünyesinde yer almaktadır. Ayrıca bu bölümler, ağırlıklı olarak güzel sanatlar fakülteleri içinde konumlandırılırken, bir istisna dışında hepsi yetenek sınavı yoluyla öğrenci kabul etmektedir. Bu anlamda vakıf üniversitelerindeki neredeyse tüm bölümler endüstriyel tasarım eğitimindeki iki eksenden ağırlıklı olarak birisini, o veya bu nedenle, benimsemiş görünmektedir. Grafik 1'deki, devlet ve vakıf üniversitelerindeki endüstriyel tasarım bölümleri kontenjanlarında 1990-2007 arasında yaşanan değişimi ve toplam kontenjanı ortaya koymaktadır. 1995'ten bu yana, toplam kontenjan neredeyse dört kat artarken, 2007 yılı itibarıyla vakıf üniversitelerinin toplam kontenjanı devlet üniversitelerininkinin üç katını aştı. Halen iki vakıf üniversitesi bünyesinde yer alan ve Türkiye'de devlet üniversitelerinde dengi bulunmayan "Sanat ve Tasarım" isimli alanın toplam 140 kişilik kontenjanının da, bu bölüm mezunlarının ne iş yapacaklarının pek de belli olmamasına karşın, bölümlerin web sayfalarından anlaşıldığı kadarıyla esasen endüstriyel tasarım kapsamına giren bir uğraşı alanı ima edilmekte olduğundan, mevcut sayıya eklenebileceği kanısındayım. Bu verilerden yola çıkarak ve vakıf üniversitelerinin kontenjanlarını tamamıyla doldurup mezun verdiklerini varsayarsak, 2010'lu yıllardan itibaren Türkiye endüstriyel tasarım sektörünün insan kaynağı profilinde hissedilir bir nitelik değişiminin başlayacağını rahatlıkla kestirebiliriz.
Peki, bu değişim ne yönde olacak? Bu sorunun yanıtı tamamen vakıf üniversitelerinin endüstriyel tasarım eğitimini nasıl ele alacağına bağlıdır. Sayısal artışın kaçınılmaz olarak kaliteyi düşüreceğini iddia etmek doğru değil. Zaten mevcut koşullarda bunu engellemenin bir yolu da yok. Devlet üniversitelerinin kısıtlı kontenjanlarının belli bir noktadan sonra yetersiz kalacağı da açık. Ayrıca, eğitim kalitesi konusundaki tüm meşru kaygı ve hassasiyetlerine karşın, devlet üniversitelerindeki köklü bölümlerin de yetersiz altyapıdan ve maddi yetersizliklerden muzdarip olduğu aşikar. Bu durumda daha esnek bir bürokrasi ve daha güçlü maddi imkanlara sahip olan vakıf üniversitelerinin, endüstriyel tasarım konusunda uluslararası rekabet koşullarının gerektirdiği açılımları gerçekleştirme şansları daha yüksek bile olabilir.
Öte yandan, vakıf üniversitelerinin endüstriyel tasarımın mevcut popülaritesinden öğrenci çekmek için istifade ederken, bu alanı olanaklı olan en düşük insan kaynakları ve altyapı yatırımıyla, öyle ya da böyle, bir şekilde götürebileceği "bir uygulamalı sanat dalı" olarak algılaması durumunda ise, olumlu senaryonun gerçekleşmesi hiç de olası görünmüyor. Alanı biraz bilen herkes, yeni açılan bölümlerin karşılaşacağı, başta endüstriyel tasarım alanında öğretim üyesi bulmak gibi, çözümü zor sorunları tahmin edebilir. Endüstriyel tasarım eğitimi, hakkını vermeyi göze aldığınızda, farklı malzemeleri işleyebilecek güncel üretim ve prototip teknolojilerine sahip atölyeleriyle, geniş insan kaynaklarıyla, diğer tasarım ve görsel sanat alanlarından çok daha fazla kaynak ve yatırım gerektirir. Kısacası bu pahalı ve özel bir eğitimdir. Kontenjan değil ama her nevi "ucuza getirme" yaklaşımı eğitimde kalitesizliğe kapı açacaktır. Vakıf üniversiteleri gerekli yatırımı göze aldığı ölçüde, Türkiye'de endüstriyel tasarım eğitiminin kalitesini ve gücünü artıracaktır.
Bu süreçte Türk endüstriyel tasarım eğitiminde kaliteli ve yenilikçi bir oluşumu olanaklı kılmak için, vakıf üniversiteleri yönetimlerinin gereken yatırımları yapmaya özendirilmesi ve yeni kurulan bölümlerde çalışan meslektaşlarımıza her düzeyde destek olunması gerekiyor. Eğitimi de kendi başına bir sektör olarak görmek ve sektörümüzün gerektirdiği kalite güvence sistemlerimizi oluşturmakla buna başlayabiliriz. Türkiye'deki tüm endüstriyel tasarım okullarını kapsayan tutarlı, şeffaf bir ulusal akreditasyon sisteminin kurulması ve bağımsız bir yapıda işletilebilmesi, "eğitim piyasasında" marka değerlerindeki değişimlere karşı hassas olmak zorundaki vakıf üniversitelerinin endüstriyel tasarım konusunda daha tutarlı stratejiler izlemesine de yardımcı olacaktır. Bu yüzden "endüstriyel tasarım okulları ulusal akreditasyon sistemi"nin gecikmeksizin kurulması, ilgili akademik ve mesleki oluşumların gündemine girmelidir.
Daha fazla sayıda ama nitelikli okulun yer aldığı, rekabetçi bir endüstriyel tasarım eğitimi sektörü, öğrencisi, sanayicisi, tasarımcısı ve akademisyeniyle, paydaşların hepsi için net bir kazanım olacaktır. Aksini ise, doğrusu düşünmek bile istemiyorum